Yazılar  

  • Güven Borça 09.05.2012  

    Eğitim Şart da… 

    On yıldır yoğun şekilde üniversitelerde konuşmalar yapıyor, Anadolu Üniversitesi’nde Marka İletişimi Yönetimi dersi veriyorum. Son dönemde üniversitelerde bir isteksizlik, cansızlık hali seziyorum. Bunu ölçemem ama kendi sınıfımdaki derse katılım ve sınav performanslarıyla şirketime olan staj başvurularını ölçebiliyorum. Benim performansım da düşüyor olabilir haliyle ama bunu öğrenciler söylesin. Ben, dersimin her sene daha çok vaka ile zenginleştiğini, rafine hale geldiğini düşünüyorum. Üniversitelerdeki bu motivasyon kaybını ise arz fazlası ile açıklamayı tercih ediyorum.
    Tarihsel perspektifte yorumum şöyle; Cumhuriyetin ilk yıllarında memlekette okumuş insan çok kısıtlıydı. Ancak sonrasında da uzun yıllar kısıtlı kalmış. Bunun arka planında ne vardı bilmiyorum ama İstanbul ve Ankara dışındaki ilk üniversitenin 1955 yılında açılması ilginç. Haliyle az sayıdaki üniversite mezunu el üstünde tutulmuş, rahat bir hayatları olmuş. Üniversite mezunu işsiz kavramıyla toplum anca iki binlerde tanıştı herhalde.
    Ayrıca Cumhuriyetin ilk yetmiş yılında ülkedeki her türlü musibeti eğitimsizliğe bağladık. Yanlış da değildi. Öte yandan, aynı yetmiş yıl boyunca tüm vatandaşların kafasında bir düşünce net bir şekilde yerleşti; Okursan yırtarsın. Bu zihinsel altyapı neticesinde, son otuz yılda devlet üniversitelerin kapasitelerini patlattı, özel sektör, özel kişiler üniversitelere deli gibi yatırım yaptı, veliler yemedi içmedi çocuklarını okutmaya çalıştı, tüm hayırseverler okul yaptı, çocuk okuttu.
    Milletçe seferber olduk ve üniversitelerin teorik kapasitesi yıllık bir milyonu geçti. Yani doğan her Türk vatandaşı üniversite okuma imkanına kavuştu. Bu da güzel, herkes okusun tabii ki ama artık mezun olan herkes nitelikli iş bulamıyor artık. Çünkü birilerinin otellerde odaları temizlemesi, mağazalarda tezgahta durması ve evlere pizza götürmesi gerekiyor. O kadar müdürlük pozisyonu yok. Tabii ki eski “mindset” ile yetişen gençlik bu işleri şimdilik kabul etmiyor. Anneler babalar “boşuna mı bu kadar yatırım yaptık?” diye soruyor.
    2010 sonrası üniversite mezunu işsiz sayısı çok arttı. Sanırım bu da ilkokuldan beri deli gibi çalışıp test stresiyle yetişen, gençliğinin keyfini çıkaramadan kendini üniversiteden mezun olacağı güzel günlere hazırlayan bir neslin canını çok sıkıyor. Muhtemelen bu sıkıntı silsile şeklinde sınıflara yayılıyor. Tabii ki üniversite okuyan herkesin derdi bir iş bulmak değil. Önceliği bir etiket olanlar da çok. O yüzden, bir çok üniversite mezunu hayat boyu çalışmama fikrine çoktan hazır. Bu da derse olan ilgiyi azaltan bir başka faktör olabilir. Ayrıca mevcut öğretim elemanları da memleketin her tarafından pırtlayan üniversitelere dağılınca akademik kalitede de bir düşüş oldu kuşkusuz. Ağzı açık dinlediğimiz kaç profesör düşüyor sınıf başına?
    Velhasıl üniversiteler eskisi gibi değil. Sanırım bu durum önümüzdeki yıllarda “üniversite okuyan yırtar” algısını zorlayacak ve bazı temel dinamikler değişecek. Sınav sistemi ona bağlı ekosistem zorlanacak. Üniversiteler arası rekabet artıp çevre ülkelerden öğrenci bulma arayışları artacak. Muhtemelen işsiz üniversite mezunlarımız çevre ülkelerde kariyer yapmaya daha sıcak bakacak.
    Eskişehir’e tren seferleri kalktığı için ben önümüzdeki iki sene ders vermeyeceğim. Sonrasına bakarız.

    Yorum yok yazı 231 defa okundu.
     
  • Belgin Usanmaz 02.05.2012  

    Ülke Markalaşmasında Kurumsal Yönetim Anlayışına Yönelik Yaklaşımlar 

    Bugün her sektörden, her kesimden, küçüğünden büyüğüne kadar en çok duyduğumuz konu; “Türkiye’nin marka olması/olmadığı”yönündeki söylemler, tartışmalar, sektörel açıklamalar… Artık konuya o kadar sahip çıkıldı ki Türkiye’nin marka olması için neler yapılması gerektiğine yönelik” özel şirketler , şirket danışmanları tarafından arama toplantıları, seminerler, paneller hatta uluslararası konferanslar bile düzenlenir oldu.

    Marka yönetimi ile ilgili yaklaşık 5 yıldır ciddi araştırmalar yapıyor, yayınları takip ediyor , anket, analiz sonuçlarını inceliyor ve imkan bulduğum, destek gördüğüm farklı sektörlerden konferans ve seminerlere katılmaya gayret ediyorum. Alanında uzman, marka yönetimi konusunda ileri seviyede çalışmaları olmuş akademisyen, üstadlarla, gerek internet üzerinden gerek ziyarete giderek gerekse İzmir’e yolu düşenlerle sohbet etmeye ,bilgi, görüş ve önerini paylaşmaya çalışıyorum. Yaklaşık 10 gündür de “ Türkiyenin marka olması” yönünde internette yayınlanmış her türlü makaleyi, eğitim notunu, sektörel yayınları inceleyip duruyorum. Yani bu konuda o kadar çok konu, farklı görüş biriktirdim ki, sonunda bende Türkiye(ülke) nasıl markalaşır, markalaşabilir mi? diyerek örnek bir çalışma yapmaya karar verdim. Yazının devamı »

    Yorum yok yazı 179 defa okundu.
     
  • Güven Borça 07.12.2011  

    Araştırma Hakkında 

    Geçen ay Marketing Türkiye’de, ülkemizde yapılan odak grup (Focus Group) araştırmalarındaki yanlışları kaleme aldım. Sonrasında bazı tartışmalar çıktı. Araştırma konusundaki genel görüşlerimi burada kısaca özetleyim:
    • Türkiye’de doksanlarda gelişmeye başlayan araştırma sektörünün kuruluş döneminde doğal olarak yanlışlar, eksikler yaşandı. Ancak bugün sektör oturdu. Eğer çok ucuza kaçmazsanız dünya standardında araştırma alırsınız. Araştırmacıyı suçlamayın. Yanlış varsa sizin bilgi eksikliğinizdendir.
    • P&G gibi şirketler her yıl araştırmaya milyonlarca dolar harcarlar. Bence bu fazladır. Araştırma olmadan hiç karar alamama durumu özgüven eksikliğidir ama uluslar arası profesyonel yöneticiler risk almak istemiyorsa kime ne?
    • Ancak P&G ile rekabet etmeye çalışan yerel şirketlerin bir kısmı araştırmaya bir kuruş bile harcamazlar. İşte bu aptalcadır.
    • Araştırmaya çok büyük misyonlar yüklerseniz hata edersiniz. Satış yöneticilerinin primlerini Nielsen verisine bağlarsanız onlar da o verileri çalarlar. Geçmişte yaşandı Türkiye’de.
    • Araştırmaya katılan tüketicilerin sizin adınıza karar vermesini bekliyorsanız bu sizin kapasitesizliğinizdir. Araştırma size yol, trend, eğilim gösterir. Kararı siz başka şeylere de bakarak verirsiniz.
    • Özellikle odak gruplardan karar beklerseniz çok beklersiniz. Odak gruplar size sadece ilham verir. O ilhamdan yola çıkarak bir sonuca ulaşamıyorsanız yine kendinize bakın.
    • Türkiye’de yapılan odak gruplardaki eksikleri eleştiriyorsanız haklısınız. Ben de eleştirdim.

    http://www.marketingturkiye.com/yeni/Yazarlar/Yazar_Detay.aspx?id=1155

    Ancak bu durum işin külliyen reddini gerektirmez. Doğru yapmayı gerektirir.
    • Araştırma karşıtı gibi görünen ünlü simalara aldanmayın. Ali Taran kendisi gelmedi ama ATCW ekibi Filli Boya için yaptığımız tüm araştırma sunumlarına geldi iki yıl boyunca. Serdar ve Hulusi deli gibi araştırma yaptırırlar. Hatta metodoloji geliştirirler. Reklam testi yapmamalarını yanlış yorumlamayın. Reklam testine ben de inanmam.
    Topa biraz sert girmiş olabilirim ama neredeyse 25 yıldır alaylı satış teşkilatlarının, bilmiş patronların önünde araştırma savunmaktan bıktım. Arada iyi niyetli bilgisizler de var ama araştırma karşıtı iş adamlarının çoğu fizibilitesiz her yere fabrika ve AVM kuran, futbol kulüplerinin başına geçip paraları çar çur eden o şişik egolu adamlardır. Oralardan marka filan çıkmaz. Eksik olsunlar. Doktor Mehmet Öz sigara içen hastaları ameliyat etmiyormuş. Ben de araştırma yaptırmayanları kabul etmiyorum müşteri olarak.

    Yorum yok yazı 389 defa okundu.
     
  • Güven Borça 14.11.2011  

    Geldi Borun Pazarı 

    Mustafa Koç başbakana yerli otomobil markasının güçlüklerini samimiyetle aktardıktan sonra konu bir anda küllendi sanki. Akabinde Sanayi Bakanı bor yakıtlı TUBITAK otosuyla bir tur attı. Bakalım yerli oto maceramız bundan sonra nasıl gelişecek?

    Hemen belirteyim ki bu topraklardan çıkacak dünya markalarını iş ve misyon edinmiş ve bu uğurda rahat kariyeri bırakıp on seneden fazladır kaplanlarla boğuşan bendeniz için yerli otomotiv markası bu işi seçim sonrası zafer sarhoşluğuyla gündeme getirip sonrasında hemen unutmaya hazır zevattan çok daha önemlidir. Biz bu işi uzun süredir tartışıyoruz ve tartışmaya devam edeceğiz. 2008 Automotivist kongresinde panel moderatörü olarak Mehmet Buldurgan ve Ömer Burhanoğlu ile 1200 kişinin önünde tartıştığım konu da bu idi, Uzel markalı traktörün global pazarlama projesini yürüten de biziz. Bu işin gerçek takipçileriyiz yani.
    Ve samimi olarak söylediğimiz de şudur; Bugün çok iyi bir tasarım ile kaliteli bir orta sınıf Türk otomobili üretebilirsiniz. Ancak bunu Toyota ölçeğinde ve maliyetinde sürekli olarak yapıp satamazsınız. Bu araçları onlarca ülkede dağıtacak satış, servis ve yedek parça ağını kuramazsınız. Kurarsınız da, verimli olmaz. Üstelik her müşterinin talebine göre onlarca varyant üretip üç senede bir model yenilemek var. Olacak iş değil. Üst sınıf otomobil daha da zor. Doğru dürüst bir parfüm markamız yok, lüks otoya görgümüz hiç yetmez. Türkiye’nin yapabileceği, yapması gereken; TEMSA gibi otobüs ve ağır vasıtada, Uzel gibi traktörde, Karsan gibi hafif ticari araçlarda dünya piyasasına saldırmaktır. Yani önceliğimiz otomobil değil otomotiv olmalıdır. Bu ayın Forbes dergisinde ilginç niş projeler mevcut.
    Öte yandan otomobilde de bor yakıtı, elektrikli araçlar gibi yeni projeler var. Elektrikli araçların daha vakti var. Bor konusunda ise kafalar karışık. Yıllardır bir sürü şey okuyoruz ancak yürüyen bir otomobil görmek heyecanımızı artırdı. Şu an ne kadar ticari bilmiyorum ama Toyota/Hyundai ölçeğinde orta sınıf otomobil üretmeye çalışmak yerine binek araçlarda geleceğe oynamak ve yeni teknolojileri geliştiren olmak bana daha doğru geliyor. Bir de soyadımın BOR ile başlaması bir samimiyet yaratıyor olabilir

    1 Yorum yazı 427 defa okundu.
     
  • Ardan Ergüven 07.09.2011  

    Reklam ve Yaratıcılık 

    İstanbul Deniz Otobüsleri’nde ücretsiz olarak dağıtılan Sealife dergisinin Ağustos 2011 sayısında karşılaştığımız bir ilan yaratıcılık kavramının reklamdaki yerini bir kez daha sorgulamamıza neden oluyor.

    İnegöl Mobilya Sanayicileri Derneği (İMOS) tarafından verilen ilanda İnegöl Mobilyası’nın tanıtımı ve markalaştırılması amaçlanmış. İlk bakışta birbiriyle yarışan iki başlık dikkat çekiyor; sol sayfada İnegöl’de üretildiğini düşündüğümüz çeşitli mobilya fotoğraflarının üzerinde “100 yıldır mobilya üretiyoruz, uzmanlığımızı dünya ile paylaşıyoruz…” başlığını görürken, sağ sayfada bir başka başlık olarak “İnegöl Mobilyası” ifadesini ve hemen altında İnegöl Mobilyası ile ilgili özellikleri okuyoruz. Bu özellikler ağırlıklı olarak İnegöl Mobilyası’nın üretildiği fabrikaların üretim alanı, teknolojisi, çalışanları, konumu, ihracatı ve satış yerlerinin hacmi gibi bilgilerden oluşuyor.

    Yazının devamı »

    1 Yorum yazı 536 defa okundu.
     
  • Serhan Ok 03.08.2011  

    Türk Futbolunun Marka Değeri Tepe Taklak 

    Türk Futbolunda Yaşanan Şike Soruşturması

    Süper Lig’deki birçok takımın adının karıştığı şike soruşturması tam anlamıyla bir kriz örneği. Bu tip durumlarda şüphe bile yeterli. Spor kulüplerinin, ligin kendisinin ve bu bağlamda kişilerin adlarının şikeyle birlikte anılması bile insanların algısında büyük bir olumsuzluk yarattı. Zira insanlar her konuda olduğu gibi meseleyi genel hatlarıyla ve genelde medyada yansıdığı ölçüde zihinlerine ekerler. Türk futbolu, Süper Lig ve bu bağlamda Türk futboluyla ilişkili her marka az ya da çok zarar görmüştür ve zarar görmeye de devam etmektedir.

    Yazının devamı »

    Yorum yok yazı 487 defa okundu.
     
  • Mihrican Yurdakul 07.05.2011  

    Sıcak Şarap Konumlandırması 

    Merhaba, bugün yeni tanıştığım bir ürünü sizinle de tanıştırmak istiyorum ama önce sıcak şarap sevenler bir el kaldırsın?

    El kaldırmayanlar yazının devamı ile pek ilgilenmeyebilir. Eli havada olanlara ise bir müjdem var; artık tarçın, karanfil gibi birçok malzemeyi bulup karıştırma derdi olmadan, sıcak şarabınızı marketlerden temin edebilirsiniz.

    Daha önce bazı marketlerde sıcak şarap baharatı satıldığını görmüştüm ama açıkçası şişelenmiş olarak satıldığını bilmiyordum.  Görünce hemen aldım ve işte düşüncelerim: ürünün lezzeti evde yapılanları aratmıyor; bu bir. 13 TL gibi çok cazip bir fiyata satılıyor; bu iki. Her ne kadar kış içeceği diye lanse edilse de 40 derecede ısıtıldığı için yaz akşamlarında da afiyetle içilebilir;  bu üç.

    İşte yazının asıl konusu da üçüncü madde aslında.

    Yazının devamı »

    Yorum yok yazı 877 defa okundu.
     
  • Güven Borça 30.04.2011  

    İlk Türk Gurusu: Arman Kırım 

    Biz işimizi ağırlıkla Amerikalılardan öğrendik. Amerikan filmlerinden etkilendiğimiz kadar, Amerikalı yazarların iş, yönetim ve pazarlama kitaplarından da etkilendik. Meslek hayatımın ilk yıllarında New York merkezden gelen yöneticilerin sunumlarını ağzı açık dinlerdim. Sonra ilk konferanslar, yabancı konuşmacılar… Londra’dan gelen yaratıcıları da aynı hayranlıkla izledik başlarda. Ne kadar farklılardı ve ne ilginç şeyler söylüyorlardı.

    Doksanlarda memlekette işi kavrayıp da bunu iyi yazan ve anlatan adamlardan çok yoktu. İki binlerde ise yavaş yavaş bazı isimler kendini göstermeye, çok satar iş kitaplarımız vitrinleri doldurmaya başladı. Bugün hala Türk+Guru diye arattırdığımızda biri çıkmıyor ama 2010 sonrasında bu topraklardan yükselecek yeni seslerin dünyada kendilerini daha fazla duyuracağına kalıbımı basarım.

    Yazının devamı »

    Yorum yok yazı 810 defa okundu.
     
  • Mihrican Yurdakul 17.04.2011  

    Onlar Nasıl Başardı? 

    Yakın zamanda markaların başarı hikayelerini anlatan iki tane film izledim. Birisi Facebook’un nasıl bugüne geldiğini anlatan “The Social Network”, diğeri ise dünyanın en prestijli markalarından Chanel’in hikayesini anlatan “Coco Chanel”.

    Öyle etkilendim ki; ikisini de izledikten sonra uyuyana kadar hatta sonraki günlerde hep düşündüm: Fikri nasıl bulduklarını, yeteneklerini nasıl keşfettiklerini, başarı ve başarısızlık karşısında nasıl tepki verdiklerini ve daha birçoğunu.  Bir taraftan o da sen ben gibi bir insan, diğer taraftan dünyanın en değerli markalarından birini sıfırdan yaratan bir kahraman. Aradaki çizgiyi anlamak için hala düşünüyorum. Düşünmeliyim, hatta hep beraber düşünmeliyiz.

    Neyi mi düşünüyorum? Yazının devamı »

    Yorum yok yazı 924 defa okundu.
     
  • Mihrican Yurdakul 26.03.2011  

    Logoyu BüyütMEyelim 

    Pazarlamacının dostu, tasarımcının kanayan yarası: “Logoyu Büyütelim” konusu…

    Müşteri temsilcileri ve pazarlama yöneticilerinin bir numaralı repliği olan “Logoyu Büyütelim” lafı,  yaratıcı ekip için adeta bir kabus. Özellikle de mesleğin ilk yıllarında olan grafik tasarımcılar bunu duyduklarında yıllar süren sanat eğitimlerini bir film şeridi gözlerinin önünden geçirseler de bir süre sonra sorgulamayı bırakıp,  her çalışmadan sonra başlarına geleceği bildikleri için masa üstünde iki katı boyutta bir versiyon mutlaka bulunduruyorlar. Tasarımcıların eser üzerindeki kontrolü o dakikadan itibaren kayboluyor ve her gün onlarca kez duydukları bu replikle savaşmaktan vazgeçiyorlar. Onlar için en üzücü olan şey ise, haftalarca emek verilen ilanın portfolyoya ya da uluslararası yarışmalara gönderilme şansının  kayboluyor olması.

    Yazının devamı »

    10 adet yorum var, yazı 1.392 defa okundu.